Pzt17062019

Son güncellemeÇrş, 12 Ara 2012 2pm

Kürt Sorunu

Yeşiller Partisi’nin Kürt Sorunu Hakkındaki Görüşü
7 Ağustos 2009

KÜRT SORUNUNDA ŞİDDETSİZ VE DEMOKRATİK ÇÖZÜM İSTİYORUZ!


İster 'Kürt açılımı' olsun, ister 'yol haritası', acıyı dindirecek, kardeş kavgasını durduracak adımlar bir an önce atılmalıdır.
Yeşiller Partisi


Son günlerde Kürt sorununda çözüm isteği arayışının somutlaşmaya başladığı, tarafların çözüm önerilerini ortaya koymak için ciddi bir çaba içerisine girdiği görülüyor. Bu gelişmeler toplumda barışçı çözüm için umut ve heyecan yaratmış, atılacak adımlara kamuoyu desteğini yükseltmiştir. Bu fırsat kaçırılmamalıdır.
Tarafların ciddiyetten ve empatiden uzak önerilerde bulunmaktan kaçınması, şiddet sarmalını durdurmak için gerçek bir irade göstermeye kararlı olduğunu ispat etmesi gerekiyor. Sorunun çözüm yolu bugüne dek yapıldığı gibi bir takım sembollerden, kelimelerden, bunları kabul etmekten ya da etmemekten, kullanmaktan ya da kullanmamaktan geçmiyor. Sorunun çözüm yolu, gerçekçi, işe yarar ve adil çözüm önerilerinin hızla somutlaştırılmasından geçiyor.
Örneğin devlet geçtiğimiz aylarda Kürtçe TV yayınına başlayarak bir tabuyu yıkmış, olumlu adımlar atmanın o kadar da zor olmadığını herkese kanıtlamıştı. Öte yandan aynı devlet taş attıkları gerekçesiyle küçücük Kürt çocuklarını hapse tıkmakta, insan haklarını ve temel hukuk kurallarını ayaklar altına almakta hiçbir beis görmüyor.
Oysa barış, somut adımlara olduğu kadar tutarlılığa ve kararlılığa da ihtiyaç duyar. Başka türlü güven yaratmak ve umut vermek mümkün değildir.
Kürt sorununun temellerini, nedenlerini, çözümün önündeki engelleri iyi anlayan, bütün Türkiye halkının içine sinecek adil adımlar atılmadan, kangrenleşmiş bu sorun yine çözülemeden devam edecek, çözümsüzlükten çıkar sağlayanların eli güçlenecektir.
Bu nedenle Kürt sorununun çözümü konusunda etkili, yetkin ve söz sahibi olan herkes, her kesimin fikirleri ve her araç değerlendirilmelidir. Sorun çatışma alanından çıkarılmalı, acil olarak tartışma alanına çekilmelidir.

I- BİLANÇO
Türkiye’nin en az bir asırlık sorunu olan Kürt sorunu, 12 Eylül ve sonraki dönemde tarihte hiç olmadığı kadar geniş bir şiddet sarmalı içine itilmiştir. Sonuç inanılmaz boyutlarda insani, sosyal, siyasal, ekonomik, ekolojik ve psikolojik, ölçülebilen-ölçülemeyen tahribatlardır. 1984’ten bu güne kadar, yani Genelkurmay tarafından düşük yoğunluklu savaş olarak adlandırılan 25 yıllık şiddet döneminde, resmi rakamlara göre 40 bin dolayında insan hayatını kaybetmiş, 15 bin dolayında insan yaralanmış ve 300-400 milyar dolarlık maddi kayıp meydana gelmiştir. Yine TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’nun 2004 tarihli raporuna göre 1990’lı yıllardaki en sıcak dönemde 3211 köy ve mezra boşaltılmış, 3 milyona yakın insan kırdan kente zoraki göçe zorlanmış ya da koşulların ağırlığı altında yaşadıkları ve geçimlerini sağladıkları topraklarını terk etmek zorunda kalmışlardır. Bu sürede bölgede 17.500 dolayında faili meçhul cinayet meydana gelmiş, adeta Kürt halkı hedef tahtasına oturtulmuştur.
Yine bölgenin kendine has yapısı (feodal yapı, husumet ve kan davası, ekonomik çıkar vs.) gözetilmeden suç dosyaları kabarık 80 bin dolayında korucu kadrosu oluşturulmuş ve bölge insanı resmi-resmi olmayan bu para-militer güçler karsısında insani ve hukuki olarak adeta güvencesizliğe ve çaresizliğe terk edilmiştir.
Anti-demokratik ve baskıcı devlet mantığı ve karar alma süreçlerindeki yöneticilerinin basiretsizliği ve kışkırtıcılığı sonucunda dünyanın en kozmopolit yerlerinden biri olan uygarlıklar beşiği Anadolu, kadim halklarının tedirginlik içinde yaşadığı tehlikeli bir coğrafyaya dönüşmüştür. Kürt sorunun çözülememesinde esas sorumlu, çözümü hayal edemeyen ve cesaret sahibi olamayan siyasetçilerdir. Ancak siyasetçilerin yanı sıra askeri ve sivil bürokrasinin, medyanın, kimi sivil örgütlerin ve bazı akademisyenlerin bu yanlış politikaların sürdürülmesindeki tarihsel sorumluluğunun da sorgulanması gerekmektedir.

II- SORUN VE ÇÖZÜM
Yeşiller Partisi olarak Kürt sorununun çözümünde geliştirilmesi gereken yaklaşımın şu dört başlığı mutlaka kapsaması gerektiğini düşünüyoruz: Şiddetsizlik, derin devletin tasfiyesi, yerel demokrasi ve ekoloji.

1- Önce şiddetsizliği benimsemek ve milliyetçiliğin çizdiği sınırların dışına çıkmak zorundayız.

Kültürü ve diliyle bir topluluğu yok saymak en temel şiddettir
Yeşil hareketin en önemli ilkeleri şiddete ve milliyetçiliğe karşı olmayı, çoğulculuğu ve barış kültürünü içselleştirmeyi gerektiriyor. Biz Kürt sorununa çözüm arayışlarının etik, felsefi ya da ahlaki zemininin öncelikle şiddet karşıtlığı olması gerektiğini düşünüyoruz. Ancak hiç kuşku yok ki şiddetin bin bir çeşidi vardır. Kürt sorunu bağlamında sorunu çözümsüzlüğe götüren en temel şiddet, kültürü ve diliyle bir topluluğu yok saymaktır. Bu örtük şiddet sona ermeden Kürt sorununun çözümü mümkün değildir.
Öte yandan silahların hiçbir sorunu çözmediği, tam tersine demokratik sistem içindeki çözüm arayışlarını etkisizleştirdiği ve sorunları kangrenleştirdiği Türkiye’de de, dünyada da defalarca kanıtlanmış bir gerçektir. Şiddeti yücelten militarist devlet anlayışı da, şiddeti zorunlu bir seçenek olarak gören silahlı mücadele anlayışı da bütünüyle terk edilmelidir.
Anayasada etnik kimlik üzerinden ulus tanımı yapılmamalıdır
Her türlü milliyetçilik, bir ötekileştirme aracı olarak şiddet ve dışlayıcılık içerir. Uluslaştırma sürecinin kendisi, çokluğu tekliğe dönüştürme sürecidir ve bu biçimiyle de şiddet içerir.
Tarihsel olarak sadece Kürt sorunundan değil, bütün Ortadoğu’yu, hatta Kafkasya’yı da içine alan daha geniş bir bölgenin etnik çeşitliliğinden kaynaklanan bir durumdan söz edebiliriz. Bu geniş bölgede Kürtlerin, Türkmenlerin, Arapların, Farsların, Ermenilerin, Ezidilerin, Keldanilerin, Asurîlerin ve daha onlarca farklı topluluğun binlerce yıl bir arada yaşayabildiğini unutmamak gerekir. Çok kültürlü, çok dilli insan toplulukları, içinde yaşadıkları doğal çevrede kendi aralarında ve diğer canlılarla bir denge içinde yaşayabilmişlerdir. Ancak bu denge, yapay bir şekilde çizilen sınırlar yoluyla ve aslında zalim bir şiddet biçimi olan uluslaştırma politikaları nedeniyle bozulmuştur. Bu gerçek, sorunun çözümünde yol gösterici olmalıdır.
Milliyetçiliğin yarattığı sorunlar yeni sınırlar yaratılarak, ya da sınırlar belirginleştirerek çözülemez. Biz, sınırların olmadığı bir dünya özleminden vazgeçmiyoruz. Etnik kimliklerin yok sayılmasının kuşkusuz karşısındayız. Etnik grupların eğitim, yayın, dilini ve kültürünü geliştirme gibi temel hakları anayasal güvence altına alınmalıdır. Ancak etnik kimliğin toplumların oluşmasında birincil etken olarak tarif edilmesinin bizi götüreceği yerin yine milliyetçilik olacağını düşünüyoruz. Milliyetçilik ise yine daha fazla şiddet yaratarak sorunun çözümüne engel olacak ve bu kısır döngü sürüp gidecektir.
Biz, bu topraklarda yaşayan hiç kimsenin “ev sahibi” ya da “misafir” olmadığı, herkesin aynı evi paylaşan eşit insanlar ve halklar olarak, eşit haklara sahip olduğu bir ülkede yaşamak istiyoruz.

2- Derin devlet tasfiye edilmeli, JİTEM mahkûm edilmelidir

Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en önemli engel Kürt sorununda yaşanan çözümsüzlük ve çözüme engel olan şiddet ortamıdır. Bu şiddet ortamını hem yaratan, hem de onun varlığından beslenen derin devletin ve onunla ilişkili JİTEM gibi yapılanmaların ortaya çıkarılmasının ve hem kamu vicdanında hem de mahkemelerde mahkûm edilmesinin çözüme ciddi katkı sağlayacağına inanıyoruz.
Bu kuşkusuz kolay bir süreç değil. Bu ülkenin insanları demokrasinin bütün kurallarıyla işlediği bir toplumda yaşamanın nasıl bir şey olduğunu ne yazık ki bilmiyor. Demokrasiyi yaşayarak, mücadele vererek ve gerekirse yanlışlar yaparak öğrenmekten başka şansımız da yok. Ancak aynı hataları on yıllar boyunca tekrarlayıp duramayız. Artık yapılan yanlışlardan ders çıkarmak zorundayız. İşkence, yargısız infazlar, ölüm kuyuları, toplu mezarlar, insanların zorla göç ettirilmesi, köylerin yakılması, Kürtçe konuşmanın yasaklanması, bir halkın diliyle ve kültürüyle birlikte yok sayılması, dışlanması, düşmanlaştırılması, ötekileştirilmesi… Bu korkunç yanlışlarda ısrar ederek yeni acılara zemin hazırlamak, ancak savaştan ve çözümsüzlükten nemalanan küçük bir azınlığın çıkarına olabilir.
Anlamsız korkularla ve milliyetçi klişelerle çözümün önünü ısrarla tıkamak isteyenler ve barış ortamından ödü kopanlar bu azınlığın çıkarlarına hizmet etmektedir. Kürt halkının ve Türkiye’de yaşayan insanların büyük çoğunluğu barışı, insan haklarını ve demokrasiyi özlemektedir ve çözüme hiçbir zaman olmadığı kadar hazırdır.
Türkiye geçmişiyle hesaplaşmalı
Kürt sorununun çözümü için atılması gereken en önemli adımlardan biri, yanlışlarla dolu bu geçmişle hesaplaşmak ve bir daha o günlere dönülmeyeceği güvenini bütün topluma vermektir. Daha önce Susurluk ve Şemdinli süreçleri başta olmak üzere defalarca kaçırılan bu fırsat, Ergenekon davası ile bir kez daha önümüzdedir. Ergenekon davasının en önemli sonuçlarından biri Fırat’ın doğusuna kararlılıkla geçilerek bölgede yaşanan JİTEM faaliyetlerinin ve yargısız infazların aydınlatılması ve toplu mezarların ortaya çıkarılması olmalıdır. Hükümet JİTEM’in ve bütün versiyonlarının tamamen tasfiye edildiğini açıklamalı, sadece işlenen cinayetlerin tek tek çözülmesini kolaylaştırmakla kalmamalı, yaşanan bütün bu kirli geçmişi bir bütün olarak mahkûm etmelidir.
Derin devletin tasfiyesi Kürt sorununun çözümüne ve Türkiye’nin demokratikleşmesine kaçınılmaz biçimde ve aynı anda hizmet edecektir.

3- Seçim yasası demokratikleştirilmeli, yerel yönetimler güçlendirilmelidir

Kürt sorununun çözümsüzlüğünün arkasında yatan nedenlerden biri de Türkiye’nin idari yapılanmasının ileri derecede merkezi ve demokratik katılıma kapalı olmasıdır. Türkiye’de halk Meclis’teki temsilcilerini ve yerel yöneticilerini özgür ve kısıtsız bir şekilde seçemiyor. Anayasa, siyasi partiler ve seçim yasalarındaki 12 Eylül ürünü antidemokratik hükümler siyaseti halkın kendini yönetmesinin bir aracı olmaktan çıkarıp, parayla ve güçle yapılan, insanların yozlaşmayla, rantla ve kirlilikle birlikte andığı profesyonel bir mesleğe dönüştürüyor. Seçim yasasındaki yüzde 10 barajı temsilde adaleti ciddi biçimde engelliyor.
Öte yandan yerel yönetimler giderek yerelden kopuyor. Merkezileşme, merkezden yönetimin güçlendirilmesi ve belediye hizmetlerinin kamu hizmeti olmaktan çıkarılıp kâr amacı güden hizmetlere çevrilmesiyle yerel halkın kararlara nüfuz edemeyeceği biçim ve ölçekler yaratılıyor. Kürt sorununun çözümsüzlüğe sürüklenmesinde, halkın kendi kendini yönetebileceği ölçeklerin ortadan kaldırılmasının ve yerel yapıların zayıflatılmasının da payı vardır. Yerel yönetimlerin yerelleşmesi ve merkezi etkinin azalması etnik sorunların katmerleşmesini engeller.
Yerinden yönetim ilkesi uygulanmalıdır
Yerinden yönetim ilkesi, Türkiye’nin çekince koyduğu Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’nın da en önemli kavramlardan biri olarak, seçilenlerin seçenlerle yakınlaşmasını hedefler ve hizmetlerin merkezi hükümetlerden yerel yönetimlere kaydırılmasını öngörür. Türkiye Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’na koyduğu çekinceyi kaldırmalı, yerinden yönetimi hayata geçirmelidir. Ayrıca siyasi partiler yasası demokratikleştirilmeli, yüzde 10 seçim barajı kaldırılmalıdır. Bu, hem Kürt halkının demokratik temsilcilerini Meclis’e göndermesini sağlayacak, böylece bölgenin merkezi hükümete olan etki gücü artacak, hem de günlük yaşamını yakından ilgilendiren yaşamsal konularda yerel yönetimler yoluyla halkın kendi kendisini yönetmesi sağlanacaktır.
Ayrıca doğrudan demokrasi anlayışının geliştirilmesi ve yerel inisiyatiflerin etkin kılınması da demokrasiye ve sorunun çözümüne önemli katkıda bulunacaktır. Kürt kimliğinin tanınmasıyla ilgili en önemli tartışmalar olan anadil hakkı ve Kürt kültürünün kendini geliştirebileceği ortamın sağlanması da bu yerelleşme bağlamında ele alınabilir. Kürt dilinin öğretilmesi, Kürtçe yayın ve akademik çalışmalar, devlet denetiminde ve korkunun yönettiği bir atmosferde değil, insanların yaşadığı yerde, halkın kendi isteği ve iradesiyle yürütülmelidir.

4- Ekolojik yıkım durdurulmalı, bölgede savaşın doğaya verdiği zararlar onarılmalıdır

Bölgede yirmi beş yıldır süren savaş, gerginlik ve çatışma ortamı sadece on binlerce insanın ölümüne, insanların yerlerinden yurtlarından edilmelerine ve ailelerin parçalanmasına neden olmadı, aynı zamanda doğa üzerinde yıkıcı ve silinmez izler bıraktı. İnsanların yaşadığı ve geçimini sağladığı topraklarda, köylerde, yaylalarda, dağlarda ve vadilerde silahlar tarafından açılan yaralar kapanmış değil. Araziler hala mayınlı. Yanan ve yakılan ormanlar canlandırılmış değil. Savaşın ekosisteme verdiği zarar, ancak bu tehlikeli müdahaleyi durdurmakla, doğanın işleyişine saygı göstermekle ve onarım için doğrudan inisiyatif almakla mümkün.
Bu nedenle Kürt sorununun çözümünün ve yaratılacak barış ortamının aynı zamanda savaşın yarattığı ekolojik yıkımı durdurmak anlamına da geleceği unutulmamalıdır. Çözüm paketlerinde sadece siyasete değil, yeşil bir yaklaşımla örülecek yaşam politikalarına da yer verilmelidir.
Baraj projeleri ekolojik değildir ve barışa da hizmet etmez.
Öncelikle savaş ve çatışmaların neden olduğu “ekolojik yıkımın bilançosu” bağımsız uzmanlar tarafından çıkarılmalıdır. Ardından sıra onarım için gerekli adımların atılmasına gelecektir. Halkın uzaklaşmak zorunda kaldığı köylerine geri dönmesi, hayvancılığın, tarımın ve diğer geleneksel geçim yollarının canlandırılması, mayınlı toprakların temizlenmesi, temizlenen toprakların ekolojik tarıma açılması, ekosisteme uygun ağaçlandırma çalışmalarıyla ormanların yeniden canlandırılması, sulak alanların rehabilite edilmesi gibi çalışmalar Kürt sorununun kalıcı bir biçimde çözülmesine katkıda bulunacağı gibi geçmişin hüzünlü anılarını da silecektir.
Savaşın ekolojik zararları ne yazık ki yanlış enerji yatırımlarıyla da artırılmaktadır. İnsanları göçe zorlayan, kültürleri yok eden, doğayı tahrip eden büyük baraj projeleri ekolojik değildir ve barışa da hizmet etmez. Munzur vadisinde yapılmak istenen barajlar ve Hasankeyf antik kentini ortadan kaldıracak olan Ilısu barajı bölge halkı tarafından istenmemekte, haklı olarak protesto edilmektedir. Üstelik bazı çevreler tarafından yanlış bir mantıkla güvenlik gibi gerekçelere de dayandırılan, başta Munzur ve Ilısu barajları olmak üzere bu yanlış enerji ve sanayi yatırımlarından vazgeçilmeli, bölge halkının ekonomik ve sosyal yaşamına katkıda bulunacak ekolojik yatırımlara ağırlık verilmelidir. Bu yatırımlar bölge halkı tarafından yerel ölçekte ve kamusal bir anlayışla planlanmalı ve uygulanmalıdır.

III- HIZLI VE SOMUT ADIMLAR
Kürt sorununda artık sadece genel ilkelerle yol alınabilecek günler geride kaldı. Bugün net ve somut adımlar atılması, sorunun gerçekten çözülmesi için ele geçen bu son fırsatın harcanmaması için gereklidir. Bu nedenle bütün taraflar sorumlu davranmalı, uygulanabilecek, somut ve işe yarar çözüm önerileriyle ortaya çıkmalıdır.
Bu noktada biz de Yeşiller olarak şiddetsiz ve demokratik bir çözüm için olmazsa olmaz olduğunu düşündüğümüz somut adımları anmak istiyoruz.
—    Kürt sorununun çözümünde asıl muhatap Kürt halkıdır. Sorunun çözümünde Kürt halkının meşru ve seçilmiş temsilcilerinin, yani bölge milletvekillerinin ve belediye başkanlarının görüşleri öncelikli olmalı, ayrıca bölgedeki meslek odaları, sendikalar, siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri yoluyla halkın geniş ve etkin bir şekilde sürece katılması sağlanmalıdır.
—    Şiddet ortamının bitirilmesi daha fazla silahlanarak ve silahlar elde tutularak başarılamaz. PKK en kısa zamanda silahlı mücadeleyi reddettiğini ve silahları tamamen bıraktığını açıklamalı, bunun için gerekli ortam devlet tarafından sağlanmalıdır. Aynı anda güvenlik güçleri de silahlı operasyonları durdurmalı, bölgedeki asker sayısı ve yoğunluğu barış durumunda olması gereken miktara düşürülmeli, koruculuk sistemi kaldırılmalıdır.
—    Yasalar Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları sözleşmesi ile tam uyumlu hale getirilerek taş attıkları gerekçesiyle hapse atılan Kürt çocukları serbest bırakılmalıdır. 
—    Mayınlar en kısa zamanda temizlenmeli, temizlenen alanlar bölge insanına eşit olarak paylaştırılarak buralarda organik tarım yapılması teşvik edilmeli, yanan ormanlık alanlar ağaçlandırılmalı, savaşın neden olduğu ekolojik yıkımın onarılması için kapsamlı ve somut bir plan en kısa zamanda uygulamaya konmalıdır.
—    Boşaltılan köy ve mezralara geri dönüş sağlanmalı, değiştirilen Kürtçe yer isimleri geri verilmeli, bu yerlerdeki eğitim ve sağlık kuruluşları tekrar oluşturulmalı, yaylacılık, hayvancılık, tarım ve diğer ekonomik faaliyetlerin tekrar başlaması için devlet desteği sağlanmalıdır.
—    Kürtçe eğitim, akademik çalışma ve yayın hakkının önündeki son engeller de kaldırılmalıdır.

IV- SONUÇ
Türkiye’de Yeşiller, doksanlı yıllarda başlatılan “Barış Ağacı” kampanyasından bu yana Kürt sorununda hep barış, şiddetsizlik ve çeşitlilik içinde birlikte yaşama çağrısı yaptılar.
Son yıllarda da Yeşiller Partisi olarak;
—    “Kürt sorununda şiddetsiz çözüm toplantıları” düzenleyerek,
—    Munzur vadisini koruma girişimlerine katılarak,
—    Hasankeyf’i yok edecek olan Ilısu barajının karşı yapılan çalışmalara katkı sunarak,
—    Barış Meclisi’nin çalışmalarını destekleyerek,
—    Bölgede güvenlik güçleri tarafından çıkartıldığı söylenen orman yangınlarına ve insan hakları ihlallerine karşı sesimizi yükselterek,
sorunun demokratik çerçevede çözülmesi ve silahların susması için taraf olduk.
Çözüm umudunun yeşermeye başladığı bugünlerde de üyelerimiz ve örgütlerimizle, barıştan ve şiddetsiz çözümden yana çevrelerle birlikte davranacağız.

Özgürlükçü, sosyal ve ekolojik bir Anayasa
Türkiye’nin önündeki en önemli tıkanıklık, siyasal zemini hala 12 Eylül ürünü, toplumsal uzlaşmaya dayanmayan, anti-demokratik bir Anayasa’nın oluşturmasıdır. 1982 Anayasası defalarca değişikliğe uğrasa da, mantık ve yaklaşım olarak askeri rejim ürünüdür ve Kürt sorununu çözümsüzlüğe sürükleyen olayları başlatan ve 1982 Anayasası’nı dayatıp Türkiye’nin geleceğini tıkayan aynı çağdışı militarist zihniyettir.
Türkiye’nin demokrasinin önünü açacak, özgürlükçü, sosyal ve ekolojik bir Anayasa’ya kavuşması en önemli önceliğidir. Halkın tüm kesimlerinin etkin katılımıyla yazılacak yeni Anayasa, çok kültürlülüğü, anayasal vatandaşlığı, yerinden yönetimi, şeffaf ve denetlenebilir bir idari yapılanmayı ve adil temsili garanti altına alarak Kürt sorununun çözümünde de kalıcı bir adım oluşturmalıdır.
Düşünce ve ifade özgürlüğü sorunun çözümünde olmazsa olmaz bileşendir. Türkiye sansürler ülkesi olmaktan çıkarılmalı, kelimelerden ve fikirlerden korkulmamalı, herkese çözüm yolunda özgürce sözünü söyleme, düşüncesini açıklama, tartışmalara katılma olanağı sağlanmalıdır.

Avrupa Birliği perspektifi korunmalı
Avrupa Birliği süreci, Türkiye’de egemen olan milliyetçi ve militarist yapıların gücünü azaltması, askeri vesayetin zayıflatılması, demokrasi ve insan haklarında geri alınması güç kazanımlar sağlanması nedeniyle bile son derece değerlidir. Türkiye’nin Avrupa perspektifini koruması, bu çerçevede Kürt sorununun çözümü için de önem taşımaktadır.

Türkiye ne kadar uzamış, ne kadar kangrenleşmiş olursa olsun geleceğini karartan, önünü tıkayan bu en önemli sorununu çözebilir. Üstelik yarın da değil, hemen bugün çözebilir.
Yeter ki bu toprağın insanlarına kulak verilsin. Yeter ki bu ülkenin insanlarının barış içinde bir arada yaşama talebi ciddiye alınsın.
Ve yeter ki Yaşar Kemal'e kulak verilsin. Onun sesi bu ülkenin vicdan çığlığıdır.
İster 'yol haritası' olsun, ister 'Kürt açılımı', acıyı dindirecek, kardeş kavgasını durduracak adımları atmak için ayak sürümeye son verilmesini istiyoruz.
Toplumun her kesimine çağrı yapıyoruz.
Kürt sorunu artık bir vicdan ve insanlık sorunudur.
Herkes elini taşın altına koymak zorundadır.


Yeşiller Partisi
7 Ağustos 2009

Anayasa Değişikliği

İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN


Yeşiller Partisi’nin TBMM'de Görüşülmekte Olan
Anayasa Değişiklikleri Hakkındaki Görüşü

23 Nisan 2010

Bu raporda, Yeşiller Partisi olarak, AKP Hükümeti'nin hazırladığı ve şu anda TBMM'de görüşülmekte olan Anayasa değişikliği paketi hakkındaki görüşlerimiz ve önerilerimiz yer almaktadır. Bu görüşler Parti Meclisi tarafından 18 Nisan 2010 tarihinde görüşülerek kabul edilmiştir.

 

Yeşiller Partisi olarak, Türkiye'nin 12 Eylül askeri cuntası tarafından hazırlanan ve yürülüğe giren  antidemokratik 1982 Anayasası'ndan en kısa zamanda kurtulmasını istiyoruz. Bu nedenle toplumun bütün kesimlerinin katılımıyla hazırlanan ve beklentilerine hitap eden, özgürlükçü, ekolojik ve sosyal adaletçi yeni bir Anayasa'ya kavuşması gerektiği görüşündeyiz. Bu yolda atılacak bütün adımları destekliyor ve sivil girişimlerin içinde yer alıyoruz.

Bu konudaki temel perspektifimiz yeni bir Anayasanın en baştan hazırlanmasının gerektiği olmakla birlikte, yeni bir Anayasa hazırlanmadan, 1982 Anayasasının içerdiği antidemokratik hükümlerin kısmen ya da tamamen temizlenmesi de reddedilecek bir yol değildir. Bu çerçevede, insani hak ve özgürlükleri, demokrasiyi, sosyal adaleti ve ekolojik dengeyi koruma ve geliştirme yönünde yapılan ya da yapılacak olan bütün Anayasa değişikliği önerilerini destekliyoruz.

Mevcut Anayasa değişikliği paketini de bu ilkeler çerçevesinde değerlendiriyor ve şartlı olarak destekliyoruz. Ancak bize göre bu paketin eksikler ve yanlışlarla dolu olduğunu ve referanduma gitmesi durumunda, paketin alacağı son biçimi tekrar değerlendirdikten sonra tutumumuzu yeniden belirleyeceğimizi de önemle vurgulamak istiyoruz.

Mevcut anayasa değişikliğindeki en önemli eksik, Meclis'teki bütün siyasi partiler tarafından ne yazık ki önemsiz bir ayrıntı olarak görülen ekolojik ilkelerin eksikliğidir. Oysa doğayla uyumlu bir yaşam için gerekli ilkeler ve doğanın ve tüm canlıların hakları anayasal olarak garanti altına alınmadıkça, içinde yaşadığımız bu yıkıcı, tahrip edici ve sürdürülemez sosyoekonomik sistem devam edecektir. Sürdürülebilir bir gelecek için yaşamı düzenleyen ekolojik ilkelerin göz önüne alınmadığı her Anayasa değişikliği eksik ve yetersizdir.

 

I. Anayasa Değişiklik Taslağında Olumlu Bulunan Unsurlar

 

I.A. Anayasa şikayeti kurumunun kısmen de olsa gelmesi olumludur.

Vatandaşların temel hak ve özgürlüklerine yönelik bir ihlalin olması durumunda başvurdukları yargı yollarından olumlu bir sonuç alamamaları halinde İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ne (IHAM) başvurmaları kanunî bir yoldur. Ancak elbetteki ilke, ihlalin iç yargı yolları tarafından tespiti ve gerekli kararların alınması olmalıdır. Bu açıdan, temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilmesi halinde vatandaşların başvurabileceği iç yargı yollarına Anayasa Mahkemesi’nin de eklenmesi olumlu bir gelişmedir.

Bu konudaki tek çekincemiz, anayasa şikâyetine ancak İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’ndeki (İHAS) hakların ihlali halinde başvurulabiliyor olmasıdır. Temel hak ve özgürlükler yalnızca İHAS’da sayılanlardan ibaret değildir. Aksine, temel hak ve özgürlükler, söz konusu metinde sayılandan çok daha fazladır. Burada hükümetin, anayasa şikayeti kurumunu, vatandaşların İHAM’a başvurarak Türkiye’yi mahkum etmesinin önüne geçmek için kullanmayı amaçladığı çok açıktır. Anayasa Mahkemesi, İHAM’ın yerine geçecek ve böylece Türkiye tazminat ödemekten kurtulacaktır. Bu noktada da AKP hükümetinin temel hak ve özgürlükler rejimine ne kadar sığ bir seviyeden baktığı anlaşılmaktadır. Hükümet için, tazminat ödeme ihtimalimiz olan temel hak ve özgürlükler düzenleme yapmaya değerdir, diğerleriyse ihlal edilmeye devam edebilir. Nasılsa bunlar için tazminat ödetecek bir mekanizma bulunmamaktadır.

Yapılması gereken, taslak metindeki “İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi” ifadesinin çıkartılması ve anayasa şikayeti kurumunu herhangi bir temel hak ve özgürlüğü ihlal edilen her vatandaş tarafından kullanılabilmesidir.

I.B. Kamu denetçiligi kurumunun gelmesi olumludur.

Kökeni itibariyle “aracı adam” anlamına gelen “ombudsmanlık” kurumunun kamu denetçiliği adıyla Türk idare sistemine girmesi olumludur. Kamu hizmetlerinin yürütülüşündeki adaletsizlikler hakkında, konudan etkilenenlerden şikâyetleri almak, bu konularda araştırmalar yapmak ve sorunları çözmekle görevlendirilmiş, bu kamu otoritesinin bağımsızlığının sağlanması en önemli husustur.

Bu nedenle, Anayasada yapılacak bu olumlu gelişme, bütün erklerden tam bağımsızlığı sağlanacak bir kamu denetçisiyle devam ettirilmelidir. Kamu denetçisinin herhangi bir erke dolaylı da olsa bağımlılığı bütün kurumun anlamını ve işlevini ortadan kaldıracak ve kamuoyu nezdinde itibarını yok edecektir.

I.C. Yüksek yargı organlarına üye atamalarında yetki dağılmı ve kaynak çeşitliliği sağlanması ilke olarak olumludur.

Bugün çağdaş demokrasilerde de benimsendiği üzere, yüksek yargı organlarına üye atamalarında, yargı, yasama ve yürütmeye belli oranlarda yetki tanınması ilke olarak olumludur.

Ancak Türkiye'deki koşullar çerçevesinde yasama ve yürütmede tek bir partinin başat bir konumda yer aldığı göz önüne alınacak olursa, bu durumun ilerleyen dönemde yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı önünde bir engel teşkil edebileceği riski üzerinde dikkatle durmak gerekmektedir. Üstelik yapılan kapsamlı değişikliklere rağmen HSYK'da hala Adalet Bakanı'nın ve müsteşarının ağırlığını sürdürmesi büyük hatadır.

Bu durum, AKP hükümetinin bu konudaki önerisinin yargı ile arasındaki güncel çatışma hali karşısında verdiği bir savunma refleksi olarak değerlendirilmesini mümkün kılmaktadır.

Bu açıdan özellikle yasama ve yargının belirleyecekleri dışındaki adayların önerilmesinde nasıl bir yol izleneceği ve bu konuda kamuoyunun (parlemento dışı partilerin, STK'ların , üniversitelerin vb.) katılımının nasıl sağlanabileceği açıklığa kavuşturulmalıdır.

I.D. Geçici 15. maddenin kaldırılması olumludur.

12 Eylül 1980 darbesini gerçekleştirerek demokrasiyi ortadan kaldıran, yüzlerce kişinin öldüğü, binlerce kişinin işkence gördüğü bir sürecin sorumlusu darbeci generallerin ve onlarla işbirliği içindeki sivil sorumluların yargılanmasının önünde engel teşkil eden Anayasanın geçici 15. maddesinin kaldırılmasının istenmesi olumlu bir değişiklik önerisidir. Geçici 15. madde bir af maddesi olmadığı ve insanlığa karşı işlenmiş suçlarda zamanaşımı işlemediği için sorumluların yargılanmasının önündeki tek engel söz konusu geçici 15. maddedir. Bu madde kaldırılmalı ve 12 Eylül’ün ve sonrasındaki karanlık dönemin sorumluları yargılanmalıdır.

Geçici 15. maddenin kaldırılmasına ek olarak, askeri yönetim altında yaşanan insanlık dışı olayların aydınlatılması amacıyla Meclis bünyesinde bir “Yüzleşme Komisyonu” kurulmalıdır. Bu komisyona isteyen herkes kimliğini gizli tutma güvencesi altında bilgi ve belge sunabilmelidir. Komisyonun çalışmaları halka açık şekilde yürütülmelidir.

 

II. Anayasa Değişiklik Taslağındaki Sorun, Eksiklik ve Yanlışlıklar

 

II.A. Anayasa Taslağının Hazırlanış ve Referanduma Sunuş Şekliyle İlgili Sorunlar

II.A.1. Taslağın kapalı kapılar ardında hazırlanması demokratik açıdan yanlış olmuştur. Önümüzdeki süreçte taslak, en başından demokratik bir tartışma ortamında yeniden biçimlendirilmelidir.

Yeşiller Partisi olarak bize göre, Anayasa değişiklik taslağının kapalı kapılar ardında hazırlanmış olması yanlıştır. Anayasa, bir toplumun ortak sözleşmesidir. Benimsediğimiz doğrudan demokrasi ideali çerçevesinde her vatandaşın Anayasa’da imzası olduğunu; Anayasa metninin olabildiğince geniş bir vatandaş kitlesinin aklı ve vicdanınca benimsenip, meşruiyet kazanması  ve buna bağlı olarak onun değiştirilmesi için girişilen tartışma ve  çabalara da her vatandaşın serbestçe katılabilmesi gerektiğine inanıyoruz. 

Bu nedenle bizce taslağın hazırlık sürecine kamuoyunun olabildiğince geniş ve özgür bir tartışma süreci çerçevesinde katılımı engellenmek bir yana, bilakis teşvik edilmelidir. Bu durum, hem 1970’lerin sonundan bu yana yaşanan demokratik anayasa yazım sürecine daha uygundur, hem de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’nin 1991’de vermiş olduğu Marshall Kanada’ya karşı kararı uyarınca bir haktır.

Çağımızda artık, bir Anayasa taslağının içeriği kadar, hazırlanması süreci de önemlidir. Eğer halkın demokratik katılımı sağlanamadıysa, taslağın içeriği ne kadar iyi, demokratik, çağdaş, vb. olursa olsun, o anayasa yazım sürecine demokratik demek mümkün değildir.

AKP’nin kapalı kapılar ardında bir taslak hazırlayarak “bunu tartışalım” demesi aslında, “bu benim taslağım ve değişiklik olursa da bunun üzerinde olsun, dizginleri hep ben elimde tutayım” demektir. Son derece anti-demokratik, dayatmacı ve jakoben bu tavır, demokratik anayasayı değiştirme sürecini daha en başından sakatlamaktadır.

II.A.2. Mecliste ve referanduma sunulması halinde birbiriyle ilgisi olmayan maddelerin ayrı ayrı oylanması gerekir.

Önümüzdeki süreçte AKP hükümetinin TBMM'ye Anayasa değişiklik paketini yekpare olarak görüşüp, oylamayı dayatmaya çalışması ve özellikle de paketin referanduma sunulması halinde maddelerin topluca oylanması yanlış olacaktır.

Roma Hukuku’nda “bir kanun maddesinde birbiriyle ilgisi olmayan düzenlemelerin olması yasaktır” kuralı olarak ifade edilen ilke, günümüzde de Avrupa Birliği Venedik Komisyonu tarafından 2007’de kabul edilen Referandumların İyi Yönetimi Kodu’nun ilk bölümünün 3. başlığının 2. altbaşlığı altında “seçmenlerin iradesinin özgür olabilmesi için oylamaya sunulan maddeler arasında içsel bir bağ olmalıdır” şeklinde formüle edilmiştir. Bu bakımdan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın "maddelerin ayrı ayrı oylanması referandum mantığına aykırıdır" sözü tam anlamıyla bir çarpıtma ve dezenformasyondur. Bilakis, referandum mantığına aykırı olan ilgisiz maddelerin birlikte oylanmasıdır.

Bir örnek vermek gerekirse, 1982 Anayasasının referandum oylamasında, hem Anayasa, hem Kenan Evren’in Cumhurbaşkanlığı, hem de siyasal yasaklar oylanmıştı. Referanduma katılanların %92’si evet yönünde oy kullanmış ancak kimin hangi düzenlemeye evet dediği anlaşılamamıştı. Nitekim bu nedenle 1982 Anayasası her zaman meşruiyeti sorgulanan bir Anayasa oldu. Aynı duruma bugün düşülmemesi gerekir.

II.B. Anayasa Taslağındaki Eksiklik ve Yanlışlıklar

II.B.1. 10. maddede kadınlara pozitif ayrımcılık ifadesinin açıkça yer almaması eksikliktir.

Türkiye’de kadınların kağıt üzerinde eşit  olmasına karşın uygulamada bu eşitlikten yararlanamadığı çok açık bir gerçekliktir. Bu anlamda, Anayasanın 10. maddesine kadınlara yönelik pozitif (olumlu) ayrımcılık getirilmesi için hukuksal zemin hazırlanması doğrudur. Ancak bunun, üstü kapalı, isteksiz cümlelerle ifade edilmesi sorunu ortadan kaldıramayacaktır.

Kadınların yalnızca kağıt üzerinde değil, gerçek hayatta da erkeklerle eşit olabilmesi ve siyasal, sosyal ve sivil hayata eşit şartlar altında dahil olabilmesi için yapılacak düzenlemenin açık ve net olmalı gerekmektedir.

II.B.2. Memurlara grev hakkı olmaksızın toplu sözleşme hakkı tanınması anlamsızdır.

Memurlara toplu sözleşme hakkının tanınması olumlu bir gelişmedir. Ancak bu hakkın grev hakkı tanınmadan verilmesi abesle iştigal etmek demektir. Zira, sonunda grev hakkı olmayan bir toplu sözleşme hakkı memurlardan, isteklerini kabul ettirmek için her türlü baskı unsurunu esirgemekle eş anlamlıdır. Sonunda grev hakkı olmadığını düşünen memur sendikaları, toplu sözleşme masasında dayatılan şartları kabul etmek zorunda kalacaktır.

Kaldı ki, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) Türkiye’nin de imza attığı 87 sayılı sözleşmesinde memurların toplu sözleşme ve grev hakkı olduğu belirtilmiştir. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin Erhan Karaçay’ın ve Tüm Belediye ve Yerel Yönetim Hizmetleri Emekçileri Sendikası’nın ayrı ayrı açmış olduğu davalarda verdiği kararlarında da memurlara toplu sözleşme ve grev hakkı verilmemesinin insan hakkı ihlali olduğu açıkça ifade edilmiştir. Anayasanın 90. maddesinin son fıkrası uyarınca hem ILO sözleşmesi, hem de İHAM kararları kanunlardan üstündür ve iç hukukumuzun parçasıdır.

AKP hükümetinin yapması gereken, memurlara temel hak ve özgürlüklerini tam olarak ve anayasal düzeyde vermesi ve böylece uluslararası sorumluluğunu da yerine getirmesidir.

II.B.3. Taslaktaki düzenlemeyle göre siyasi partilerin kapatılması rejiminde Parlamento içi partilerin hegemonyası oluşmaktadır. Parlamento dışı partiler tamamen güvencesiz hale gelmektedir.

Siyasal partilerin kapatılmasıyla ilgili taslak düzenleme, partilerin kapatılmasının zorlaştırılması açısından olumlu bir gelişmedir. Ne var ki, kapatılması zorlaştırılan sadece Meclis’te grubu bulunan siyasal partilerdir. Meclis’te grubu bulunan partilerin eşit sayıda üyeyle katılmasının öngörüldüğü komisyonda Meclis dışında kalan partilerin temsilcileri bulunamamakta ve bu nedenle hakkaniyete uygun olmayan bir durum yaratılmaktadır.

Siyasal partiler, demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu nedenle kapatılmaları en son çare olmalıdır. Bu konuda temel alınması gereken iki kriter, Venedik Komisyonu tarafından önerilen ve son olarak İHAM’ın Herri Batasuna kararında ifade etmiş olduğu gibi, partinin veya resmi organlarının şiddetle bağının olması ve partinin liberal demokrasiyi ortadan kaldırma ihtimalinin yakın ve somut bir tehlikeye dönüşmüş olmasıdır. Şiddete bulaşmadığı ve demokrasiyi ortadan kaldırmaya teşebbüs etmediği sürece siyasal partiler her şeyi savunabilmelidir. Eğer halkın desteğini alamazsa başarılı olamaz. Ancak halkın çoğunluğu tarafından desteklenmesi halinde de demokrasinin gereği olarak iktidara gelebilmeli ve icraatını gerçekleştirebilmelidir.

Bu nedenle parti kapatma konusunda sadece meclis denetimi getirilmesini yeterli bulmuyor, parti kapatma için Venedik kriterlerinin Anayasa'ya girmesi gerektiğini düşünüyoruz.

II.B.4. Taslakta Cumhurbaşkanının yetkilerinin azaltılmak yerine artırılması yönünde bir tercih dikkati çekmektedir. Bu demokrasi adına olumsuz bir tercihtir.

12 Eylül cunta rejimi, 1983’te “sivil rejime” geri dönerken, o günkü tercihleri doğrultusunda vesayetçi yapıyı güçlendirmek için Anayasada Cumhurbaşkanına olağanüstü geniş yetkiler tanımıştır. Hükümetin önerdiği taslakta ise bu antidemokratik vesayetçi tercihin sonlandırılması ve Cumhurbaşkanının yetkilerinin makul bir düzeye çekilmesi yerine, özellikle yargı üstündeki denetimini güçlendirecek şekilde artırılması yönünde bir eğilim dikkati çekmektedir.

Açıktır ki bu tercih yine AKP’nin yargı ile arasındaki çatışma çerçevesinde verdiği bir savunma refleksinin ürünü olarak görülebilir. Ancak uzun vadede yargı bağımsızlığı açısından ülke demokrasisine çok şey kaybettirecektir.

II.B.5. Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemlerin, Yüksek Askeri Şûra kararlarından ihraç kararları dışındakilerin ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararlarından ilişik kesme kararları dışındakilerin yargısal denetime kapalı olmaya devam etmesi eksikliktir.

Anayasanın 125. maddesine göre idarenin her türlü işleminin denetlenebilmesi gerekir. Bu genel kurala istisna olarak getirilen Cumhurbaşkanının, YAŞ’ın ve HSYK’nın kararlarına karşı yargı yolunun kapalı olması, yıllardan beri hukukçular tarafından dile getirilen bir garabet ve hukuk devletinin önündeki en büyük engellerden biridir.

Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı tüm işlemlerle YAŞ ve HSYK’nın tüm işlem ve kararlarına karşı yargı yolu açılmalıdır. YAŞ kararlarından sadece ihraç kararlarının, HSYK kararlarından da sadece ilişik kesme kararlarının yargı yoluna açılması, AKP iktidarının hukuk devleti ve demokrasi yolunda samimi olmadığının bir göstergesidir. Hükümet, yalnızca kendi tabanında tepki toplayan uygulamaları düzeltmekle yetinmeye çalışmakta, demokrasinin ve hukuk devletinin önünde engel teşkil eden kurumları aynen korumaktadır. Bu durum, ister istemez, anayasa değişiklik taslağına genel bakışı da olumsuz yönde etkilemektedir.

 

III. Anayasa Taslağında Yer Verilmeyen Değişiklik Talepleri

 

III.A. Temel Hak ve Özgürlüklerle İlgili Eksiklikler

III.A.1. 10. maddede cinsel yönelim ayrımcılığının yasaklanmaması eksikliktir.

Yıllardan beri devam eden nefret cinayetleri, travesti ve transseksüel bireylerin seks köleliğinden başka iş bulma imkânlarının olmaması, gey ve lezbiyen yurttaşların da ancak cinsel kimliklerini açıklamamaları halinde kabul görmeleri ülkemizin bir gerçeği olmuştur. Cinsel kimliği heteroseksüel olmayan tüm vatandaşlar bu ülkede yüzlerce yıldır ayrımcılığa maruz kalmakta, işten çıkartılmakta, dernekleri kapatılmaya çalışılmakta, gizlenmeye zorlanmakta, dövülmekte ve öldürülmektedir. Cinsel kimlik bir tercihin ötesinde, kişilikle özdeşleşen bir durum olduğundan dolayı lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüel (LGBTT) bireyler kendi hayatlarını değil de, toplumun kendilerinden “beklediği” hayatı yaşamak zorunda kalmaktadır. Bu anlamda, en büyük ayrımcılıklardan birini LGBTT bireyler yaşamaktadır.

Ancak AKP hükümetinin anayasa değişiklik taslağında 10. maddede değişiklik öngörülmesine rağmen cinsel kimlik ayrımcılığı taslağa girememiştir. AKP, yıllardan beri hem LGBTT örgütlerinden hem de diğer siyasal ve sivil örgütlerden gelen çağrılara kulağını tıkamıştır. Bu, aynı zamanda, LGBTT bireylere yönelik nefret suçlarının desteklendiğini ve bu suçları işleyen katillerin bilerek cezalandırılmadığını ortaya koyan bir itiraftır.

Anayasada eşitliği düzenleyen ve ayrımcılık yasağı getiren 10. maddeye derhal cinsel kimlik ayrımcılığı da eklenmeli ve LGBTT bireylere yönelik ayrımcı politikalar derhal terk edilmelidir.

III.A.2. Vicdanî ret hakkının tanınmaması eksikliktir.

Azerbaycan ve Türkiye dışındaki tüm Avrupa Konseyi üyesi ülkelerde kabul edilmiş olan vicdanî ret hakkının, İHAM’ın Osman Murat Ülke kararına rağmen anayasa taslağında düzenlenmemiş olması anlaşılır değildir. İHAM’ın kararları Türkiye için bağlayıcıdır. Avrupa Konseyi her toplantısında Türkiye’ye askerlik hizmetinde yapması gereken düzenlemeyi sormakta ve Türkiye yıllardan beri Avrupa’yı oyalamaktadır.

1111 sayılı Askerlik Kanunu’nun düzenlemesi gereği Türkiye Cumhuriyeti her erkek vatandaşın askerlik yapması zorunludur. Anayasa'da yer almayan bu zorunluluk bir kanunla getirilmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla, aslında Askerlik Kanunu’nda yapılacak bir düzenlemeyle vicdanî ret kurumu Türkiye’ye kazandırılabilir. Üstelik İHAM’ın kararlarının kanunlardan üstün olduğu gerçeği karşısında Anayasa taslağında vicdanî ret hakkını tanıyan ve kamu hizmetini düzenleyen bir maddeyle 1111 sayılı kanunun zorlayıcı etkisini kaybetmesi sağlanmalıdır.

III.B. Siyaset ve Yargıyla İlgili Eksiklikler

III.B.1.  %10 barajın kaldırılmaması eksikliktir.

Anayasa'da düzenlenmese bile, %10 seçim barajı demokrasinin önündeki en önemlki engellerden biridir ve Anayasa değişikliğiyle birlikte ele alınmalıdır. Dünyanın hiçbir yerinde olmayan bu yüksek baraj, nedeniyle “sivilleşme”, “demokratikleşme” söylevlerine rağmen ülkenin sivilleşmesini ve demokratikleşmesini sağlayacak partilerin önü tıkanmakta, sesleri kısılmaktadır.

Üstelik %10 barajlı d’Hondt sistemi istikrarsız bir sistemdir. Ülkeye, 2007 seçimlerinde olduğu gibi bazı seçimlerde tek partili bir iktidar getirebildiği gibi, 2002 seçimlerinde olduğu gibi seçmenlerin yarısına yakının iradesini Meclis dışında bırakarak meşruiyet krizine de yol açabilmektedir. Kaldı ki, 2002’den önceki seçimlerde de %10 baraj uygulaması olmasına rağmen ülke üçlü koalisyon bile görmüştür.

İstikrarsız bir sistem olmasının yanında %10 barajı, temsilde adaleti de sağlamaktan çok uzaktır. Hatta denebilir ki, önünde bir engeldir. Küçük partiler kadar, milyonlarca destekçisi olan büyük partiler de baraj nedeniyle parlamentoya girememekte ve seçmenlerin iradesi Meclis’e yansımamaktadır. Aksine, barajın üstündeki partiye bilerek ve isteyerek oy vermeyen seçmenin oyu, barajlı sistem nedeniyle o partiye sandalye sağlamaktadır. Bu, oy hırsızlığından başka bir şey değildir. Milletin iradesini ifade eden oyların çarpık bir şekilde Meclis’e yansıması milletin iradesini de çarpıtmaktadır. %10 baraj sayesinde aldığı oydan çok daha büyük bir oranla Meclis’te sandalyelere sahip olan AKP’nin daha sonra “ben millet iradesini temsil ediyorum” demesiyse parlamentarizm açısından acınacak bir durumdur.

Milletin iradesinin Meclis’e yansımasına engel olan %10 baraj derhal kaldırılmalı ve yerine barajsız ancak istikrarı da sağlayacak yeni bir seçim sistemi getirilmelidir. Ayrıca temsilde adalet anayasal güvence altına alınmalıdır.

III.B.2. Anayasal vatandaşlık tanımının getirilmemesi önemli bir eksikliktir.

Anayasa'nın 66. maddesindeki Türklük tanmımının değiştirilmemesi ve yıllardır üzerine vurgu yapılmasına, etnik kaynaklı çatışmaların önlenmesi ve çok kültürlülüğün garanti altına alınması için önemli bir anayasal mekanizma  olarak görülmesine rağmen “anayasal vatandaşlık” tanımının getirilmemesi önemli bir eksikliktir.

III.B.3. Memurlara yönelik siyasi engellemelerin kaldırılmaması önemli bir eksikliktir.

Anayasa değişikliği paketinde, 68. maddede yer alan kamu çalışanlarına yönelik siyasi parti üyesi olma yasağına dokunulmamaktadır. Çağdaş bir demokraside bu yasağın sürmesi kabul edilemez.

III.B.4. Merkezi-ulusal otoritenin yerel ve bölgesel düzeyde yetki dağılımı ile ademi merkezileştirilmesi konusunda bir madde önerisinini olmaması eksikliktir.

Bugün güncel olan demokratik açılım girişimlerinin önünü açabilecek önemli bir adım, yerel yönetimler ve/veya bölgesel idari oluşumlar aracılığıyla ulusal otoritenin adem-i merkezileştirilmesi olacaktır. Bu konuda bir öneri olmaması eksikliktir.

III.B.5. Yerel dillerin bireylerin kamu kurumlarıyla iletişiminde ve eğitim dili olarak kullanılabilmesi konusunda bir madde önerisi olmaması  eksikliktir.

Demokratik açılım bağlamında anlamlı olabilecek diğer bir husus günlük hayatında Türkçe dışında bir dil konuşan yerel toplulukların dillerini eğitim kurumlarında ve kamu kurumlarına yönelik başvuru ve taleplerinde kullanamamalarıdır. 

III.B.6. Yargı kararlarının uygulanmamasını önleyecek bir maddenin olmaması eksikliktir.

Yargı kararları herkesi bağlar. Bir başka deyişle, herkes yargı kararlarına uymak zorundadır. Ancak Türkiye’de, özellikle madencilik ve enerji sektörünün yargı kararlarına uymadığı sıklıkla gözlenmektedir. Bu durum, yargı erkini ve onun sağladığı güvenceleri anlamsızlaştırmaktadır. Zira, hakimlerin elinde, kararlarını uygulatmak için zorlayıcı herhangi bir mekanizma bulunmamaktadır. Hakimin verdiği kararı uygulama ve uygulatmak idarenin görevidir. Ancak, özellikle Bergama’da yapılan altın arama çalışmalarında ve şu anda Karadeniz Bölgesi’nde sürmekte olan hidroelektik santral, projelerinde idarenin yargı kararlarını uygulamayan şirketlere karşı etkisiz kaldığı ve hatta bazı vakalarda onları desteklediği bilinen bir gerçektir.

Yargı kararlarının uygulanmadığı bir ülkede hukuk devletinden söz edilemez. Anayasa ülkenin hukuk devleti olduğunun yazması, uygulamada bu durum hayata geçmiyorsa hiçbir şey ifade etmez. Bu nedenle, anayasa taslağında, yargı kararlarının uygulanmaması halinde vatandaşlara, yargı kararını uygulamayan idare görevlileri hakkında basit şekilde yargı yoluna gidebilmesi için hukuksal zemin oluşturacak düzenlemelere yer verilmelidir.

III. C. İnsani ve Doğal Ekoloji ile İlgili Eksiklikler

III.C.1. Ekolojik dengenin korunmasıyla ilgili bir maddenin hazırlanmamış olması eksikliktir.

Türkiye’de doğa, ekonomik liberalleşmenin artarak sürmesi nedeniyle her geçen gün daha fazla zarar görmektedir. Bizi yaşatan ekolojik denge bozulmakta ve bu dengesizlik bazı canlı ve bitki türlerinin yok olmasına; denizler, orman ve sulak alanlar gibi doğal zenginliklerin tahrip olmasına; geniş bir insan kitlesinin  kötü fiziksel ve sosyoekonomik yaşam koşullarında, açlık, kirlilik, yoksulluk ve hastalıklarla boğuşmasına; ve Hasankeyf gibi insanlığın binlerce yıllık kültürel miraslarının yok edilmesine neden olmaktadır.

Dünyada, ekolojinin korunması, iklim değişikliği ve baş gösteren doğal felaketler nedeniyle daha da önem kazanan bir gündem maddesine dönüşmüştür. Ekvador gibi bazı Latin Amerika ülkeleri anayasalarına ekolojinin korunmasıyla ilgili maddeler eklemiştir.

Anayasa, sadece insanların değil, toprak üzerindeki ve altındaki her canlıyı ve yapıyı koruması gereken bir belgedir. Çünkü onlar ve insanlar birbirine bağlıdır. Ekolojik dengede, doğanın diğer unsurları gibi bir unsur olduğumuzu unutmamalıyız. İşte bu yüzden anayasa, yalnızca insanların temel hak ve özgürlüklerini değil, diğer canlıların, bitkilerin ve toprağın da korunmasını sağlamalıdır.

III.C.2. Ölçüsüz kalkınmacı anlayışın terkedilmemesi eksikliktir.

Anayasanın 166. maddesi eski moda bir kalkınmacı anlayışı yansıtmaktadır. Oysa bugün ekonomik gerekler ne olursa olsun önceliğin toprağın, suyun ve doğanın korunması olduğu, gelecek kuşakların haklarının gözetilmesinin uluslararası sözleşmelere giren bir zorunluluk olduğu bir dönemde yaşıyoruz.

Bu nedenle 166. maddede olduğu gibi doğanın korunmasıyla olan bağlantısı tanımlanmadığı takdirde  son derece yıkıcı olabilen, ölçüsüz kalkınmacı anlayış terk edilmeli, Anayasanın ekonomik hükümleri yeniden ele alınarak doğanın ve yaşamın korunmasının ekonomik çıkarlardan sonra gelmediği anayasal bir hüküm haline getirilmelidir.

Basın Bültenleri

 HAFTALIK BASIN BÜLTENLERİ
DİĞER BASIN BÜLTENLERİ

Haftalık Basın Bülteni >08 - 27 Ekim 2010 İNDİR

Haftalık Basın Bülteni >07 - 15 Ekim 2010 İNDİR

Haftalık Basın Bülteni >06 - 22 Eylül 2010 İNDİR

Haftalık Basın Bülteni >05 - 15 Eylül 2010 İNDİR

Haftalık Basın Bülteni >04 - 8 Eylül 2010 İNDİR 

Haftalık Basın Bülteni >03 - 1 Eylül 2010 İNDİR 

Haftalık Basın Bülteni >02 - 25 Ağustos 2010 İNDİR 

Haftalık Basın Bülteni >01 - 18 Ağustos 2010 İNDİR

 

Doğa Koruma Çalışma Grubu

Yeşiller Partisi Doğa Koruma Çalışma Grubu'nun kurulmasına Haziran 2010'da yapılan Büyük Kongre'de karar verilmiştir.
Grubun amacı ülkemizin her yerinde devam eden doğa yıkımına ve doğayı tahrip eden yatırımlara karşı mücadele etmek ve doğa koruma politikaları geliştirmektir.
Çalışma grubu bütün parti üyelerine ve partiye üye olmasa da doğanın korunması için çalışmak isteyen herkese açıktır.
İletişim için Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Banka hesap bilgileri

YEŞİLLER PARTİSİ hİç bİR KURUM YA DA KURULUŞTAN BAĞIŞ ALMAZ SADECE ÜYE AİDATLARI VE KENDİSİNİ YEŞİL DÜŞÜNCEYE YAKIN BULAN BİREYLERDEN BAĞIŞ KABUL EDER.

Yeşiller Partisi'ne ve kampanyalarımıza yapacağınız bağışlarınızı partinin aşağıdaki hesap numarasına yatırabilir veya havale edebilirsiniz.

Bağışlarda üst limit milletvekili maaşının üç katıdır.

Yapılan bağışların makbuzları adresinize postalanacaktır.

 

Yeşiller Partisi Banka Hesabı

Banka: Ziraat Bankası

Hesap No: 56586257-5001

Galatasaray Şube No: 701

İBAN: TR25 0001 0007 0156 5862 5750 01

NOT: Kampanyalara yaptığınız bağışları belirtiniz.